
Giriş
Bosna-Hersek Federasyonu ve Arnavutluk gibi ülkeler dışında kalan ve sayıları 8 milyonu aşan Balkan Müslümanlarının büyük çoğunluğu Sünni ve Hanefi mezhebine bağlıdır. Egemen iktidar olarak yaklaşık 6 asırdır Balkanlarda bulunan İslam ve Müslümanlar, kültürel kimlik ve gelenek inşası sonucunda Balkan kültürel kimliğinin bir parçasına dönüşmüşlerdir. Müslümanlar bölgesel, etnik ve heterojen İslamî topluluklar olarak birçok kurum, tekke ve mektep ile farklılaşsalar da Osmanlı İmparatorluğunun “Müslüman” olarak tanımlanan millet şemsiyesi altında yer almışlardır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlarda toprak kayıplarıyla başlayan ve geri çekilişiyle son bulan süreç Müslümanların siyasal, ekonomik, kültürel iktidarlarını sona erdirdiği gibi yeni kurulan devletlerin ulusal kimlik inşasında öteki olarak kurgulanmasını da doğurdu. Bu ötekilik 20. yüzyıl boyunca, modern iktidarın araçlarının katkısıyla, tehcir, asimilasyon, baskı, sert sekülerleşme politikalarına meşruiyet oluşturdu ve Balkanlardaki Müslüman kimliğinin inşasında belirleyici oldu. Diğer yandan Balkanlardaki Müslümanların ulus inşa süreçlerinden etkilenerek uluslaşmaları ortak dinî kimliğin geri plana itilmesine neden oldu. Yeni kurulan ulus devletlerin ideolojik politikalarına Müslümanların tarih, siyaset, kültür ve düşünce gibi alanlarda giderek farklılaşmaları da eklenince Müslümanlar küresel siyaset, ideoloji, etnisite, dil, bölge, mezhep, dinî yorumlar, ümmet kavramı ve İslam dünyası ile ilişkiler gibi birçok alanda kristalleştiler.
Kristalleşmeyi doğuran sürecin başı kuşkusuz 19. ve 20. yüzyılın ulusal kimlik ve ulus devlet yaratma süreçlerinin sonucu olan ulusal isyanlar ve bağımsızlık savaşlarıdır. Bu çerçevede Balkan halklarınca tarih, dil, edebiyat, gramer gibi alanlarda yapılan çalışmalarla ortaya çıkan ulusal bilinç çok uluslu Habsburg ve Osmanlı imparatorluklarını tarih sahnesinden çekilmek zorunda bırakmıştır. Habsburg İmparatorluğunda yaşayan Balkan halkları merkezileşen, modernleşen ve giderek zenginleşen modern devletin içinde kalarak eğitim, siyaset, ticaret üzerinden kendi temsiliyetlerini artırma, devlete daha çok eklemlenme, asimilasyon tehdidine karşı politikalar üretme gibi konularda çalışırken Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan özellikle Müslüman olmayan nüfus “boyunduruğu” sona erdirme ve bağımsızlık elde etmeyi merkeze alarak silahlı bir mücadeleyi öncelediler. Nitekim Yunan, Sırp, Bulgar İsyanları ile başlayan yaklaşık bir asırlık süreç Makedonya sorunu ile zirveye çıkmış ve Balkan Savaşlarıyla da son bulmuştur.
İlerleyen tarihlerde Balkan Müslümanlarının önemli bir kısmının geleceğini şekillendirmede ciddi rol üstlenecek olan Sırplar, ulusal kimliğin tarihsel gerçekliğe daha çok uyması açısından Fransız geleneğinin eşitlik, hoşgörü ve sivil özgürlüklere dayalı vatandaşlık tanımına göre değil Alman romantik düşüncenin etnisite, dil, din ve kültür üzerinden inşa edilmesini tercih etmişlerdir. Bu durum ise Müslüman kimliğini öteki olarak kurgulamalarında etkili olacaktır. 19. yüzyıl ile beraber merkezileşen modern devlet ve iktidarın yapısal olarak homojen nüfus yaratma, kültürel türdeşlik, “ulus” ve “gelenek icat etme” ihtiyacı çerçevesinde ortak vatan, tarih, dil, etnisite tanımlamaları milliyetçi ideoloji tarafından kolaylıkla karşılanmıştır. Kolektif kimlik olarak etnisiteye ve dine bağlı olarak ulus inşası iktidarlar tarafından ideoloji, eğitim, tarih yazımı ve eğitimi süreçleri üzerinden gerçekleştirilirken aydınlar ve kiliseler dinî semboller ve mitleri yeniden hatırlatarak ve üreterek “biz” ve “öteki” inşasını gerçekleştirmişlerdir.
Soğuk Savaş döneminin sosyalist kampında kalan Müslümanlar dinsiz toplum, sekülerleşme, İslam’dan uzaklaştırma politikalarına maruz kaldıkları gibi ulusal kimliklerinin de tanınmama süreçleri ile karşı karşıya kaldılar. 1970’lerle beraber özellikle Yugoslavya’nın İslam dünyası ile yakın ilişkiler geliştirmesi baskıların azalmasına imkân verdi. Yugoslavya’nın dağılmasından sonra ise yeni ortaya çıkan ulus devletler ancak 2000’lerle beraber kurumsal örgütlenmelere ve temsiliyetlere, ulusal, ulus ötesi ilişkilere kapı aralamıştır. Bu serbestiyet taraflar arasına etkileşim ve dinamizm getirmekle beraber yeni sorun alanları da yaratmıştır.
Ulusal Kimlikler, İdeolojiler ve Müslümanlar
Balkan halklarının ulus inşasının etnik merkezli olduğunu ifade etmek mümkündür. Ortak soy miti, altın çağ, tarihsel süreklilik, dil, din ve geleneğin merkezde olduğu Balkan ulus inşa süreçleri, Anthony Smith öncülüğündeki modernist milliyetçi teorilerle ve etno-sembolcülerin yaklaşımlarıyla açıklanabilir. Milletlerin gelişim süreçlerini uzun bir zaman diliminde ele alan etno-sembolcüler, bugünkü ulusları modern bir inşa süreci olarak tanımlarken modern öncesi var olan etnik toplulukların da devamı olarak görür. Kapitalizm, sanayileşme ve endüstrileşme üzerinden ulusların kurgulanmasının yetersiz olduğunu ve geçmişten gelen mitler, sembol ve törelerin bugünün milliyetçiliklerini belirlemede birer yapı taşı olduklarını ifade ederler. Kanbağı ve kültürel benzerlik, etnik milliyetçiliğin ana unsurları arasındadır. Ulusal kimlik etnisite, kültür ve din üzerinden tanımlandığında “dışlayıcılık” veya “öteki’lik kimliğin ana unsuru haline dönüşür (Smith, 2010, ss. 42-45).
Seküler ulus inşasına dinler, mezhepler, kiliseler ve cemaatler de katkıda bulunarak ulus inşa edilirken kendileri için alan yaratmayı amaçlamışlardır. Dinin yerine seküler ulusun geçeceği beklentisi özellikle imparatorluk geçmişi olan uluslarda mümkün olmamış, ulus inşa süreçleri dinin ve kiliselerin kayda değer rolü çerçevesinde gerçekleşmiştir. 19. yüzyılda Balkanlarda milli kiliseler ulusal bağımsızlık süreçlerinde kurumsal yapısı ve kadrosuyla ön safta yer almıştır (Vjekoslav, 2002, s. 6).
Osmanlı ve Habsburg İmparatorluklarında Balkan Hristiyan halklarının koruyucusu ve temsilcisi konumunda olan kiliseler din ve milliyetçiliğin etkileşimini sağlayan en temel kurumlar olarak dikkat çekmektedir. Milletin kutsanması, milliyetçiliğin dinî kökenleri, siyasetin yüceltilmesi gibi modern dönemin yeni siyasal olguları “hatırlama ve unutma”, “biz ve öteki” “geçmişi yeniden üretme” mekanizmalarında vazgeçilmez araçlara dönüşmüşlerdir. Homojen nüfusun yaratılması veya kimliğin istikrara kavuşturulması süreçlerinde kökenin kutsanması, milli kimliğe yönelik büyük tehditlerin mitleştirilmesi, papazların rolü, ana dilde literatürün oluşturulması, İncil’de milletin karşılığı, ortak milli kaderin icat edilmesinde din yadsınamaz bir rol oynamıştır (Hastings 1997, s. 187).
Bu bağlamda Osmanlı, Türkler, Müslümanlar, Arnavutlar, Boşnaklar yeni kurulan Hristiyan nüfusa sahip ulus devletlerin mitlerinde, kaderinde, kökeninde düşman veya ötekidirler. Aynı şekilde geliştirilen ötekilik kurgusunun bir dinî meşruiyet zemini de oluşturması Müslüman kimliğine yönelik meşruiyeti daha da güçlendirmiştir. Yunan, Bulgar ve Sırp ulusal bilincin inşasında kendi kendini yöneten ulusal kiliselerin merkezi rolleri dinsel, dilsel ve geniş kültürel bölünmeleri tetiklemiş ve toplumlar arasında derin fay hatlarının oluşmasına zemin hazırlamıştır. Maria Todorova, Osmanlı yönetiminin yüzyıllar boyunca oluşturduğu Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasındaki temel sınırın 19. yüzyılla beraber siyasi bir sınıra evrildiğini ifade eder (Todorova, 2020). Bu dinî ve siyasi sınırlar ise özellikle Balkan Müslümanları açısından bir buçuk asır sonunda en temel soruna dönüşmüştür.
Vatanlarını gasp eden, tarihsel sürekliliklerini zedeleyen, etnik bütünlüklerini bozan olarak Türkler, “Türk köleleştiriciliği”, “Türk boyunduruğu” kalıp yargılarıyla “açık öteki” olarak, Müslümanlar ise (Arnavut, Boşnak vd) “örtülü öteki” şeklinde kurgulanmışlardır. Özellikle 19. yüzyıl ve 20. Yüzyıl başlarında etnik kökenine bakılmaksızın Arnavutlar, Boşnaklar ve diğer Müslümanlar Balkan Hristiyan nüfusu tarafından çoğu kez “Türk” olarak da adlandırılmışlardır. Ulusal tarih yazımlarında modernitenin, ilerlemenin, aydınlanmanın, özgürlüklerin karşıtı olarak geri kalmışlığın, sömürünün, kötü kaderin nedeni olarak özellikle Osmanlılar ve Türkler anlatının merkezinde bulunmaktadırlar. Müslümanlar yeni kurulan Müslim veya gayrimüslim çoğunluğa sahip ulus devletler tarafından 20. yüzyıl boyunca bu ötekilik içerisinde modern iktidarın ötekileştirici/dışlayıcı politikalarına maruz kalmıştır.
Yeni kurulan Balkan ulus devletleri kendi uluslarını homojenleştirme için geliştirdikleri politikalarda Müslümanlar ana hedefti. Müslümanlara yönelik tutumlar ve politikalar “Osmanlının İslamlaştırma” sürecini merkeze alarak baskın ulusal gruptan “dönek üyeler” olarak damgalanmaktaydılar ve sınır dışı edilecek yabancılar olarak tanımlanıyorlardı. Bu çerçevede Balkan Müslümanları yoğun baskı, şiddet, asimilasyon ve tehcirle karşı karşıya kalmışlardır. 19.yüzyılın ikinci yarısında başlayan süreç 2000’lere kadar devam etmiştir. Bazı tahminlere göre, 1870’lerin ortalarındaki ulusal kurtuluş mücadeleleri sırasında yaklaşık 198.000 Müslüman Bulgaristan’ı terk ederken, 350.000’i ise 1878 ile 1912 arasında göç etti. 1923 nüfus mübadelesi sırasında yaklaşık 450.000 Müslüman Yunanistan’dan Türkiye’ye göç etti. 20. yüzyılda Bulgar Türklerinin Türkiye’ye gelmesi de devam etti. 1925 ile 1939 arasında yaklaşık 200.000 Türk Bulgaristan’dan ayrıldı; bunu 1950-51’de 212.000 ve 1989’da 310.000 kişi daha izledi. Bosna’da yaklaşık 150.000 Müslüman, Avusturya-Macaristan yönetimi (1878-1918) sırasında Osmanlı topraklarına gitmeyi seçti. Eski Yugoslavya’dan gelen en büyük göç dalgaları 1949’da 117.000, 1954 ile 1960 arasında 183.000 ve 1992’de 25.000’i buluyordu (Merdjanova, 2013, s. 10).
Toplumsal ve siyasal düzeni yeniden üreten ideolojiler resmi iktidarların kendine ve eylemlerine meşruiyet kazandırdıkları gibi topluma müdahale hakkını da meşru kılarlar. Bu meşruiyet kararlı, istikrarlı ve düzenli bir toplum ve ortak kültür için modern iktidarın eğitim, tarih, bilgi, medya araçları yardımıyla kimlik veya biz/öteki inşasında ortaya çıkar. Balkan Müslümanları hem kendi ulus inşa süreçlerinde hem de bulundukları siyasal yapılar tarafından ideolojiler ile kimlik inşalarını şekillendirmişlerdir. Yugoslavyacılığın birkaç formu (ulusları dışlayan, ulusları kabul eden, minimal ve reel Yugoslavcılık), komünizm, etnik milliyetçilik, demokratikleşme ve Avrupalılaşma süreçleri ve ideolojileri Müslüman ve uluslaşan Müslüman kimliklere yönelik düşman, öteki, “biz”e dâhil, ortak yaşamın içinde gibi birçok kategoriyi üretmiştir. Yugoslavya’nın 1960-1980 yılları ve Avrupa Birliği süreci ötekilik üzerinden düşmanlaştırmayı engellerken; Krallık, sosyalist dönemin ilk yılları ve aşırı milliyetçi Miloşeviç yılları ötekiliği düşmanlığa ve yok etmeye yönelik politikalar olarak barındırmıştır.
Dinin uluslaştırılması ve sekülerleşme süreci dinin yeniden merkeze taşınmasını çelişkili bir biçimde beraber içerir. Dinin uluslaşması özellikle 20. yüzyılın başlarında Arnavutların büyük kısmında sekülerleşmeyi ve dinden uzaklaşmayı ifade ederken, Boşnaklarda Ortodoks Sırp ve Katolik Hırvatlardan oluşan toplumda din ve ulus ilişkisini daha da güçlendirmeyi içermekteydi. Bazı durumlarda resmi iktidar ve ideolojiler tarafından da dinin uluslaşması desteklenmiştir. Örneğin Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Tito Yugoslavyası dönemlerinde Sırp hegemonyasına karşı Bosna Müslümanları (Boşnaklar) desteklenirken Makedonya’da Arnavut etnik milliyetçiliğine karşı Arnavut Müslüman kimliği desteklenmiştir. Ayrıca dinin uluslaşması dinî düşünce ve ibadetleri ulusal bağlamlara dönüştürerek birbirinden farklı kültürel formları üretmiş, dinî kimliğin kristalleşmesine de neden olmuştur (Brubager 2002, s.16). Din ve milliyetçiliğin etkileşiminin sonucunda milli gruplar veya milliyetçi söylem; dinin kurumsal yapısını, gücünü, etkinliğini kullandığı gibi dinî grupların sekülerleşme olgusu ile birlikte devlet ve millet içerisinde kaybettiği konumlarını tekrar kazanması için milli sembolleri, değerleri yani milliyetçiliği kullandığı aşikârdır. Bosna’da Katoliklik Kilise ve Hırvatlar, Sırp Ortodoks Kilisesi ve Sırplar, Boşnak Müslümanları ve İslam Teşkilatı, Arnavutluk’ta Arnavutlar ve Bektaşilik örnekleri ulus inşa süreçlerinde dinî kurumlar ve grupların siyaset, din ve milliyetçiliğin etkileşimi konusunda iyi birer örnektir.
Balkan Müslümanları tarih, din ve ideolojilerin meşruiyetini de alan resmi iktidarlar tarafından dışlanma, dönüştürme veya yok edilme politikalarıyla karşıya karşıya kalmış olsalar da toplamda 8 milyona yakın bir nüfus ile kendi varlıklarını devam ettirebilmiş, kurumsal yapılar inşa edebilmiş ve ulus ötesi ilişkiler geliştirebilmişlerdir. Bu bağlamda Müslümanlar zamanla kendilerini temsil eden çoğunlukla dinî örgütler kurmuşlar ve Osmanlı merkezinden bağımsız organlara dönüşmüşlerdir. Müslümanların uluslaşma süreçlerinde bu kurumlar etno-milli kimliklerinin inşalarında yer almış daha sonra çeşitli kültürel, eğitimsel ve hatta politik oluşumlara dönüşmüşlerdir, Balkanlar’da İslam’ın uluslaşması, bir yandan yerel toplulukların hızlı modernizasyonu ve sekülerleşmesi, diğer yandan da özellikle 1970’li yıllarla beraber hem İslam dünyası hem de Batı ile ulus ötesi bağlantıların ve alışverişin etkisi altında olmuştur. Demokratikleşme süreci Boşnak ve Arnavutlar açısından beraberinde savaşlar getirse de Arnavut özellikle de Boşnak kimliğinin yeniden tanımlanmasını sağlamışlardır. Savaşlar, yabancı savaşçılar, İslam dünyası ile ilişkiler uluslaşan Balkan Müslüman kimliği için yeni meydan okumalar üreterek olumlu ve olumsuz sonuçlar doğurabilmiştir. Demokratikleşme, küreselleşme ve Avrupalılaşma ulus ötesi kimliklerle etkileşimi sağlarken uluslaşmış Balkan Müslümanları açısından yeni bir kristalleşme düzeyini de beraberinde getirebilmiştir. İslam dünyası ile ilişkiler İslam dünyasının düşünce, mezhep, ideolojik farklılaşma gibi birçok sorununu bölgeye ihraç etmiştir. Bu çerçevede bölge Boşnak-Arnavut-Türk, cemaat-ümmet, selefilik-tasavvuf, radikal-ılımlı İslam, Balkan İslamı, Türkiye-Arap ülkeleri gerilimi gibi çoğu zaman problem üreten konularda da çıkış bulabilen çoklu perspektif ve kimlikler üretmiştir.
Müslüman Kimliğin Uluslaşması:
Arnavut ve Boşnak Kimlikleri
Osmanlı İmparatorluğunun dinî kimlik üzerinden geliştirdiği topluluklar ve cemaatler ayrımı ve bu ayrım üzerinden oluşturulan örgütlenmeler millet sistemi olarak tanımlanmıştır. Öte yandan ulusların ve ulus devlet inşalarının yüzyılı olan 19. yüzyıl tüm imparatorlukları etkilediği gibi Osmanlı devletini de etkilemiştir. Osmanlı tebaasında var olan dinî cemaatler ve gruplar uluslaşma, örgütlenme ve kurumsallaşma süreçlerine girmişlerdir.
Balkanların gayri müslim halklarının başlattığı ulusal isyanlar ve ulus devlet inşa süreçleri Balkanlarda sahne alacak köklü değişiklerin fitilini ateşlerken, Müslümanlar Osmanlı devletinin Balkanlardan çekileceği süreye kadar ulusal inşa süreçlerine dâhil olmadılar. Boşnaklar, Arnavutlar ve Türkler Müslümanlar olarak tarihsel süreçte gayri müslimlere göre ayrıcalıklı bir konumda olmalarına rağmen 19. yüzyıl ile beraber Hristiyan nüfusun ayrıcalıkları, Avrupa ile ilişkisi, ticaretteki artan nüfuzu Müslümanların konumlarını kötüleştirmiş ve onların Osmanlı İmparatorluğunun olumsuz politikalarından en çok etkilenen kesim olmasına neden olmuştur. Osmanlı’nın Balkanlardan çekilişiyle birlikte Müslümanlar kısmî egemen konumlarını da kaybederek Habsburg İmparatorluğu veya yeni kurulan ulus devletlerin yönetimleri altına girdiler.
Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı, Bulgaristan, Yunanistan, Arnavutluk gibi baskın bir homojen grubun oluşturduğu yeni etnik temelli modern ulus devletler; bir yandan Büyük Bulgaristan, Büyük Arnavutluk, Büyük Yunanistan, Büyük Sırbistan projelerinin tehditleriyle diğer yandan bu devletlerin içinde kalan azınlıkların büyük grupla ilişkileri anlamında tehdit yaşamaktaydılar. Müslümanlar bu yeni yönetimlerin altında öteki kurgusunun içerisinde asimilasyon, baskı ve göçe zorlandıkları gibi azınlıklar çerçevesinde haklar elde etmeye ve ulus kimliklerini inşa etmeye çalıştılar (Poulton, 2000, s. 52)
20. yüzyılda Balkanlarda Yugoslavyacılık, komünizm, demokratikleşme gibi siyasal ve ideolojik kimlik inşa süreçleri kimliklerin hem resmi iktidarlar tarafından hem de uluslaşan Müslümanlar tarafından inşa edilmesine neden oldu. Arnavutlar bölgesel olarak farklılaşmakla beraber etnisite ve dili öne çıkartarak İslam kimliğini baskılama yolunu tercih ettiler. Boşnaklar/Bosna Müslümanları ise dil, etnisite olarak baskın nüfusa göre aynileştikleri bir düzlemde Arnavut, Ortodoks, Sırp ve Katolik Hırvat tehdidine karşın İslam kimliği merkezinde kalmışlardır (Puoltun, 2000, s. 48). Bu bağlamda Balkanlarda uluslaşan iki büyük Müslüman grubu Boşnak ve Arnavutlar, tarihsel ve kurumsal gelişimleriyle öne çıkmışlardır.
Bosna Müslümanları, Resmi İdeolojiler ve İslam
Bosna Müslümanları 1876 yılından itibaren kimlik inşa süreçlerinde yer aldı ve kimlikleri sırasıyla Katoliklerin, Ortodoksların, sosyalistlerin ve sekülerlerin merkezde olduğu iktidarlar tarafından sürekli olarak yeniden tanımlandı. Bosna Müslümanlarının kimlikleri 1876-1918 yılları arasında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, 1918-1939 arasında Sırp, Sloven ve Hırvat Krallığı, 1946-1991 Sosyalist Yugoslavya Cumhuriyeti, 1991 laik Bosna-Hersek Cumhuriyeti yönetimleri altında müzakere konusu kılındı. 19. yüzyıl göçleriyle beraber Bosna topraklarında üç din ve etnisite arasında farklılaşan bir toplum, tarih ve ulus ortaya çıktı: Bosnalı Müslümanlar, Ortodoks Sırplar ve Katolik Hırvatlar.
Hırvat ve özellikle Sırp ulusal bilinci Bosnalı Müslümanları, Müslüman Sırp olarak veya Müslüman Hırvat olarak tanımlamakta ısrar etti. Osmanlı İmparatorluğunun bölgeyi İslamlaştırdığı temel iddiası, Sırp ve Hırvat ulus inşa süreçlerinde öne çıktı ve Bosnalı Müslümanların yeniden Ortodoks ve Katolikliğe dönmeleri gerektiğine dair modern iktidarlar “Büyük Sırbistan” ve “Büyük Hırvatistan” bağlamında milliyetçi projeler ve söylemler geliştirdiler. Bu iki egemen ve baskın iktidar, tarih ve kimlik tasavvurları etrafında sıkışan Bosnalı Müslümanlar; Avusturya-Macaristan İmparatorluğunda 1882’de İslamska Zejednica (İslam Birliği) 1906’da Muslimanska Narodna Organizacija (Müslüman Halk Örgütü) 1919’da Jugoslavenska Muslimanska Organizacija (Yugoslav Müslüman Örgütü) gibi dinî, siyasal örgütlenmeler kurarak Bosnalı Müslüman kimliğini korumayı hedeflediler. Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna karşı geliştirilen hareketlerde Bosna Müslümanları kendilerini “İslamski Narod” (İslam Halkı) veya “İslamski Millet” (İslam Milleti) olarak isimlendirmişlerdir. Aydın Babuna’ya göre din bu süreçte siyasal bir ideoloji ve Müslümanlar arasında ortak bir kültür oluşturmada rol oynarken “Boşnak” bilinci Bosna ayanlarının Osmanlı hükümetine karşı direnci üzerinden gelişmiştir (Babuna, 2004:288-289).
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Bosna-Hersek Müslümanlarına İstanbul’dan ayrı (İstanbul’a bağlı bir teşkilat talep edilse de egemenliğe ihlal anlamı taşıyacağından reddedilmiştir), özerk, resmi İslam Birliği Teşkilatı kurmasına izin vermiştir. İmparatorluğa ait bir kurumsal örgütlenme olarak İslam Birliği Teşkilatı başkanına “Reîsü’l-ulemâ” unvanı verilirken makam “Riyaset” olarak isimlendirildi. Sırp ve Hırvat milliyetçiliğine karşı Bosnalı Müslümanları destekleyen İmparatorluk, bu dinî kurumsal yapı ile Balkanlardaki tüm Müslümanların yasal temsilcisi olarak Saraybosna ve riyasetini belirledi. Bu kurumsallaşma zaman zaman tartışmalar ve farklılaşmalar üretse de büyük oranda Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı, Yugoslavya ve Bosna-Hersek Cumhuriyeti dönemlerinde de varlığını sürdürmüştür (Larise, 2015:198).
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve 1963 sonrası Mareşal Tito dönemi Yugoslavya’sı dış siyasetin etkisiyle de beraber Sırp hegemonyasını dengeleme adına Bosnalı Müslüman kimliğini tanıyan, koruyan ve kurumsal, hukuki düzenlemeler getirmişlerdir. Diğer yandan Kral Yugoslavya’sı, ilk dönem sosyalist Yugoslavya ve Miloşevic iktidarları Bosnalı Müslümanları görmezden gelme, tehcir ve soykırıma varan politikaların uygulanmasını meşru görmüşlerdir. Osmanlı hükümdarları son dönemlerinde Bosna coğrafyasında çok dinli Boşnaklığı (bošnjaštvo) teşvik ederek ortak kimliği üretmeye çalıştı ve Bosna’da yaşayan nüfusu Boşnaklar olarak adlandırdılar. 1878 sonrası Habsburg İmparatorluğu tarafından da Sırp ve Hırvat milliyetçiliği dışlama adına herkesi kapsayan ve kucaklayan bir sivil kimlik olarak Boşnaklığı (bošnjaštvo) tanıttılar ancak yerel Müslüman elitler bu kimliği kabul etmede mesafeli durdular. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na karşı Sırpların artan muhalefeti ve baskısıyla beraber 1900’lerin sonlarında bu coğrafyadaki halklar Sırplar, Hırvatlar ve Müslümanlar diye üç grupta tanımlanmaya başlandı ve resmi dil Boşnakçayken Sırpça-Hırvatça olarak değiştirildi.
Krallık dönemi Sırp/Hırvat, merkeziyetçilik/federalizm tartışmaları içerisinde Müslümanları ulus olarak değil topluluk olarak değerlendirmiş ve baskılamıştır. Kuzey Makedonya, Kosova, Karadağ, Bosna Müslümanlarını içeren Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı özellikle 1929 sonrası Yugoslav kimliğinde tüm etnik kimlikleri eritmeyi hedeflemiştir. Boşnak kimliği reddedilirken siyasal alanda Yugoslav Müslüman Örgütü, dinî alanda İslam Birliği örgütlenmesi ile Sırpların baskısını kırmaya çalışmıştır (Radmila Radic, 2003, s. 32). Yugoslav Müslüman Örgütü dinî kimlik ve haklardan ziyade siyasal, ekonomik ve kültürel haklar üzerinden Bosna Müslümanlarının konumlarını iyileştirmeye çalışmıştır. Özellikle Mehmed Spaho’nun siyasal liderlik kapasitesi Bosna-Hersek idari sınırlarının anayasada yer almasını sağlayabilmiştir; fakat 1939 Sırp-Hırvat anlaşması ile bölge sosyalist Yugoslavya döneminde Hırvat bölgesine dönüşmüştür (Larise, 2015, s. 199). 1918-1963 yılları arasında Müslüman kimliği ulus olarak nüfus sayımlarında yer almadı. Mehmed Hadzic gibi entelektüeller ve İslam Birliğindeki ulemâ kadrosu bu dönem boyunca İslam ve moderniteyi uzlaştırma, İslam ve milliyetçiliği irtibatlandırarak yeni bir Boşnaklık kimliğini önererek Boşnak milliyetçiliğini canlandırmayı hedeflediler.
Sosyalist Yugoslavya döneminde ise din ve ulus kimliklerini dışlayan ve yeni bir Yugoslavyacılık kimliğini öne çıkaran politikalarıyla 1960 yılların ortalarına dek baskıcı ve Müslümanları göçe zorlayan politika izlendi. Aydın Babuna’ya göre bu modern iktidarın bilfiil topluma nüfus etmesini içeren politikalar İslam karşıtı politikalardan çok sosyalist rejimin toplumsallaşmasını ve sekülerleşmesisini amaçlıyordu. 1947’de yeni Reîsü’l-ulemâ seçilmesiyle rejimin bürokratları kilit pozisyonlara atandı, devlet ve dinî kurumlar net bir şekilde ayrıldı, dinî kurumların sivil faaliyetleri kısıtlandı, şer’i mahkemeler kaldırıldı, mekteplerin eğitim kurumları olarak faaliyetleri yasaklandı, İslam Birliğinin önemli gelir kaynakları olan vakıfların gelirleri devlete aktarıldı, bazı camiler müzelere ve kültürel-tarihsel anıtlara dönüştürüldü ve nihayet 1952’de Bosna’daki tekkeler yasaklandı. İslam Birliği Teşkilatı bu dönemde bölgesel meclisler kursa da baskının azalması, yeniden kurumsallaşma, ilahiyat fakültesinin açılması, camilerin onarımı ancak rejimin Bağlantısızlar Hareketi (Batı ve Doğu Bloklarının dışında üçüncü dünya ülkelerinin başını çektiği bir girişim) ile geliştirdiği dış politika perspektifi, minimal Yugoslavyacılık ideolojisi ve 1974 anayasası ile ortaya çıkabilmiştir (Babuna, 2004, s. 302). Rejim uluslar, (Sırplar, Hırvatlar vs.), milliyetler (Arnavutlar, Macarlar vs.) ve etnik azınlıklar (Yahudiler, Romenler vs.) olarak nüfusu bölümlendirerek bir siyasal çerçeve ve istikrar sağlamaya çalıştı. Tito Yugoslavya’sı iç ve dış siyasal gelişmelerin etkisiyle kimlik politikalarında değişikliklere gitmek zorunda kaldı. Etnik, dinî ve ulusal kimlik inşalarını şekillendiren, yeniden inşa eden güçlü bir iktidar olarak Yugoslav Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin 20. oturumunda Müslüman kimliğini tanınmasını yol açacak düzenleme kabul edildi. Tito rejimi dinî kimliği bastırma ve İslam’ın Bosnalı Müslümanlar ile ilişkisini asgari düzeye indirme politikalarını öncelese de paradoksal şekilde dinî kimlik temelli bir ulusu tanımak zorunda kalmıştır. Rejim Bosnalı Müslümanları Sırp, Hırvat veya Yugoslav olarak görürken 1948 sayımlarında Müslümanlar kendilerini “milliyet” kategorisinde, 1961’de “etnik anlamda Müslüman” 1971’de “ulus anlamda Müslüman” (anayasal tanınma sonucu) olarak ilan etmişlerdir. Fakat Arnavutlar ve Türkler bu kategorinin içerisinde kabul edilmeyerek Müslüman kimliğin kristalleştirilmesine yönelik politika izlendi. Bosnalı Müslümanların ulus kategorisinde tanınmaları Bağlantısızlar Hareketinin iç politikaya yansıması olarak değerlendirilebileceği gibi Sırp ve Hırvat milliyetçiliğine karşı koymanın bir aracı olarak da ifade edilebilir.
Sosyalist rejimin çöküşü ile demokratikleşme süreci Bosnalı Müslümanların kimlik tanımının yeniden üretilmesine zemin hazırladı. “Bosnalı Müslümanlar”, “Müslümanlar” ve “Boşnak” olarak kimliğin tanımlanması entelektüeller arasında tartışılmaya başlandı. Bosna-Hersek topraklarına dayalı bir kimlik inşası öne süren Adil Zulfikarpasic Bosna’da herkesi kapsayan bir seküler kimliğin peşindeyken Aliya İzzetbegoviç önderliğinde diğer bir kesim tüm Yugoslavya Müslümanlarını ve Bosna’yı kapsayacak bir İslam tanımını esas alarak mevcut isimlendirmeye itiraz etmekteydi. Bosna savaşının yıkıcılığı ve devlet ve kimlik bağlamında yaşanan var olma mücadelesi bir tercihte bulunmayı zorunlu kılıyordu. Din, dil, ortak geçmiş ve kültür üreten bir ulusun devleti inşa edebileceği konusunda Cemallettin Latiç gibi entellektüellerin bakışı ve değerlendirmelerin katkısıyla Müslüman isminden taviz vererek “Boşnaklığı” bir coğrafyaya kısıtlamayarak ve din ile bağını güçlendirerek bir kimliği öncelemişlerdir. İslam Teşkilatı Birliği, Reîsü’l-ulemâ olarak seçilecek Mustafa Cerić, Aliya İzzetbegoviç gibi güçlü isimlerin etkisiyle 27 Eylül 1993 yılında toplanan “Boşnak Meclisi” “Müslüman” etnik ismini “Boşnak” ile değiştirerek yeni kimlik inşa sürecini tercih etmişlerdir. Bu toplantıda ayrıca barış görüşmeleri sonucu teklif edilen Owen-Stoltenberg barış planı da reddedilmiştir (Larise, 2015, ss. 202-204).
Arnavutlar, Seküler Kimlik İnşası, Resmi İdeoloji ve İslam
Arnavutlar Bosnalı Müslümanlara göre coğrafi, siyasi, kültürel farklılıklardan kaynaklanan farklı bir ulus kimlik inşa süreci izlediler. Osmanlı İmparatorluğunda yaşanan Jön Türk Devrimi imparatorluk içerisinde özerk Arnavutluk taleplerini artırmış fakat İttihat ve Terakki Partisi’nin seküler ve ulusalcı politikasıyla böylesi bir politikanın uygulanamayacağı anlaşılınca 1912-1913 yılları arasında bazı isyanlar ortaya çıkmıştır. 1913 yılında ise Londra Konferansı Arnavutluk’u bağımsız bir ulus devlet olarak tanımıştır. Yeni kurulan devlet ve ulusal kimliğe Ortodokslar eğitim, Katolikler dış siyaset ve Müslüman Arnavutlar bağımsızlık sürecinde rolleriyle katkı sunmuştur. Arnavut ulus kimliğini inşa eden aydınların bu farklılaşması dil ve kültürü merkeze taşımıştır. Diğer yandan Arnavut nüfusunun önemli bir kısmı sınırların dışında kalmıştır. Arnavut nüfusunun bölünmesi Arnavut kimliğinin etnisite, dil, din üçgeninde birbirinden farklı modellerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur (Mentzel, 2000, s. 200). Dil ve kültürün kimliği istikrara dönüştürdüğü Arnavutluk’ta dinî kimlik zamanla dışlanarak sekülerleşme ve din karşıtı sosyalist toplumsal düzen geliştirilmiştir. Diğer yandan 2000’li yılların başına değin Kosova ve Makedonya Arnavutları, Sırplar ve Makedonların egemen iktidarlarının politikalarına muhatap oldukları gibi Sırp ve Makedon ulus inşa süreçlerine karşıt kimlik üretmek zorunda kaldılar. Bu süreçte etnisite ile dinî kimlik Arnavutluk’taki gibi birbirinden ayrışmamış destekleyici bir form ortaya çıkarmıştır. Ayrıca Yugoslavya döneminde olduğu gibi dinî kimlik etnik Arnavut kimliğini dengeleme adına iktidarlar tarafından da desteklenebilmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrası Arnavutluk’un çok sert komünizm uygulaması nedeniyle Arnavutluk, Kosova ve Makedonya’daki Arnavutların ulusal kimlikleri birbirinden farklılaşacaktır. Diğer yandan da Bosnalı Müslümanların ulusal kimlik inşalarında İslam ile görülen yakın ilişkinin Arnavutlarda görülemediği tespiti yapılabilir. Arnavutlar ulusal kimliklerini tanımlamada öncelikle etnik kimliği ve dili merkeze aldılar. Tarihsel olarak dinî ve mezhebi bölünmeler yaşamaları, İtalya ve Katolik Kilisesi’nin bölgeye etkisi, özellikle Arnavutluk’taki elitin Osmanlı’yı ve İslam’ı ötekileştiren perspektifi, sosyalist Yugoslavya iktidarının İslam’a mesafeli Arnavut eliti oluşturması ve din karşıtı Enver Hoca döneminin yaşanması Arnavutlar arasında ulus, kimlik ve İslam ilişkisini büyük oranda geriletti.
Arnavut devleti halifeliğin kaldırılmasından bir yıl önce İstanbul ile ilişkisini kopartarak dinî anlamda bağımsızlık ilan etti, 1925’te Bektaşi cemaati ve merkezi kamulaştırıldı, 1950’lerde dinî baskılar arttı, 1967’de din yasaklandı, 1976 Anayasası’nda ülke ateist olarak ilan edildi. Arnavutluk’un sivil kimliği esas alan din karşıtı toplum ve ulus inşası 20. yüzyıl başlarından itibaren dillendirildi, Enver Hoca dönemi ile de uygulamaya geçildi. Dinin rolü ve dinî kimlikler küçümsenerek güçlü bir seküler eğilim aydınlar ve siyasal elit tarafından ortaya çıkarıldı. 1918 sonrası dönemde Arnavutluk merkezli Arnavutlar için sekülerleşme ve modernleşme Osmanlı’dan ve İslam’dan arınma ile eşanlamlıydı. Özellikle Enver Hoca döneminde İslam geriliğin ve barbarlığın nedeni olarak görüldüğü gibi, Osmanlı İslamlaşmanın birinci sorumlusu olarak tarih yazıcılığında, eğitiminde ve düşünce dünyasında yer aldı. Aynı şekilde %70’e varan Müslüman nüfus Arnavutluk’taki iktidarlar tarafından örneği başka ülkede görülmemiş bir şekilde bölünmeye çalışıldı. Sünni Müslümanlar ve Bektaşi Cemaati birbirinden ayrılarak nüfus sayımlarında yer aldılar. Bektaşilik özellikle 19. yüzyıl Arnavut ulusal kimliğinin inşasında önemli bir rol oynadı. Farklı dinî pratikleri ve uygulamaları özümseme, milliyetçiliğe kendini kolaylıkla uyarlayabilme kapasitesi onu farklı bir İslam ve Arnavutların özel dini olarak görülüp araçsallaştırılmasına neden oldu. Her ne kadar Arnavutluk’taki iktidarlar Bektaşiliği Arnavut ulusal kimliğinin bir parçası olarak inşa etseler de beklenilenin altında bir toplumsal zemin geliştirilebildi. Günümüzde her iki grubun üyeleri birbirlerini İslam’ın bir yorumu olarak değil farklı dinler olarak görmektedirler (Merdjanova, 2013, s. 39).
Arnavutluk sınırları dışında kalan Kosova ve Kuzey Makedonya’daki Arnavutlar ülkelerin egemen iktidarları tarafından etnik ve ideolojik baskıları altında kalmışlardır. Bu doğrultuda ulus inşa süreci Arnavutluk’ta olduğu gibi dini dışlayarak etniste ve dil üzerinden gelişmemiştir. Kosova Arnavutları varoluş mücadelesine dönüşen ulus ve devlet inşa süreçlerinde Kosova’yı Ortodoksluğun, vatanlarının ve tarihlerinin ayrılmaz bütünü olarak gören Sırp milliyetçiliğiyle karşı karşıya kalmışlardır. Sırplara ait mitler, epik şiirler, tarih tasavvurları hem içerik hem de söylem olarak Arnavutları ötekileştiren ve varlıklarını sonlandırmayı meşru gören anlatılar geliştirmişlerdir. Kosova Savaşı ve efsanesi, İpek Patrikhanesi, Orta Çağ Sırp Devleti gibi Sırp ulusal kimliğinin ana unsurları Kosova topraklarıyla yakından ilintiliydi (Abdula, 2020). Osmanlı döneminde bölgede yaşayan Sırplar ve Arnavutlar dinî kimlikler üzerinden bölünmüşken 19. yüzyıldan itibaren dil ve etnik kimlikler bu bölünmenin sınırlarını oluşturmuştur. İslam ve Ortodoksluk ise bir yandan bu bölünmeyi desteklerken diğer yandan iktidarlar tarafından araçsallaştırılarak politikalara meşruiyet kazandırmışlardır. Arnavutların ulus olarak kabul edilmeyip, Arnavutça eğitim veren okulların da Kral Yugoslavya’sı tarafından kapatılması ve yasaklanması Arnavut nüfusun göçe zorlanmasının politikalarıydı. Sırplar Arnavutları İslamlaşma ve iskân politikalarından dolayı Arnavutça konuşan Sırplar olarak görerek eğitim politikalarıyla asimile etmeye çalışmışlardır. Okulların kapatılması özellikle Kosova’daki Arnavutlar açısından Türkçe dinî eğitim veren tasavvuf mektep ve medreselere önemli bir fonksiyon üstlenmelerine neden oldu. Arnavutça eğitime dönen bu kurumlar Arnavut ulusal kimlik inşasında önemli bir rolü üstlendiler. Diğer yandan Krallık ulusal kimlikleri kontrol altına almaya çalıştığı gibi dinî kimliklerin temsilcileri olan dinî kurumları da birleştirerek baskılamayı amaçlamıştır. Sırp, Hırvat ve Sloven kiliseler birleştirilirken İslam Birliği Teşkilatları merkezi Belgrad’a taşınarak (aynı şekilde iki bölgesel ulemâ meclisi kurulmuştur: Saraybosna ve Üsküp biri Bosna Hersek Müslümanlarıyla diğeri Kosova, Makedonya, Sancak, Sırbistan ve Karadağ Müslümanlarıyla ilgilenecekti) ülkedeki tüm Müslümanların dinî hayatı devletin sıkı kontrolü altına girmiştir (Babuna, 2004, s. 298).
1970’lere kadar Sosyalist Yugoslavya döneminin başında hem Makedonya hem Kosova’da Arnavutça dil okulları açılsa da kısa bir sürede kapandı. Bu anlamda iktidarlar tarafından ideolojik olarak asimilasyon politikaları benimsenmiştir. Bu sebeple Arnavutların ulusal mücadelesi dil, eğitim üzerinde şekillenmiştir. Sosyalist Yugoslavya döneminde rejim ülkede yaşayan 2 milyon Arnavut’a (toplam nüfusun %8’i) şiptar (ki bir stereotip olarak algılanır). Arnavutluk Arnavutlarını ise albanci olarak isimlendirmiş ve ayrı bir ulus inşası gerçekleştirmek istemiştir. Bu ayrıştırma, baskı ve ötekileştirme politikasının mimarı ve Sırp milliyetçiliğinin önemli isimlerinden biri olan Aleksandar Rankovic’in İçişleri Bakanı olduğu dönemde Kosova Arnavutları Türkiye’ye göç etmek zorunda kalmışlardır (1953 yılında Türkiye ve Yugoslavya arasında göç anlaşması imzalanmıştır) (Rajkovic, 2012, s. 34). Arnavut ulusal sembollerinin ve kutsal günlerinin yasaklanması, tutuklamalar, birçok Arnavut’un da kendini Türk göstererek ülkeyi terk etmesine neden olmuştur. 1980-1990 yıllarında ise ABD’ye göç edenlerin sayısı 300.000 olmuştur (Dimova, 2007:7). Sosyalist Yugoslavya’da ulusal sorunların öğrenci gösterileri ile 1960’lı yıllarda öne çıkması (Belgrad, Priştine ve Zagrep) ulusal talepleri karşılayan ve daha fazla kültürel, eğitim ve siyasi hak tanıyan 1974 anayasasını ortaya çıkarmıştır (Bacevic, 2013, s. 31-44). Sırbistan Cumhuriyeti’ne bağlı özerk bölge statüsünde olan Kosova’ya 1974 anayasası ile cumhuriyetlere özgü yetkilerle donatılarak Arnavutça eğitim, temsiliyet gibi bir dizi haklar tanınmıştır. 1980 yılında Tito’nun ölümü 1974 Anayasası’na karşı memnuniyetsizliklerini dile getiren Sırp milliyetçiliğini yeniden gündeme getirmiştir. 1989 yılında Kosova Savaşı’nın 600. yıl kutlamaları, Sırp Bilimler Akademisi’nin Sırpların Yugoslavya’da kültürel soykırıma maruz kaldığını ilan eden ünlü Memorandumu gibi siyaset tarafından kullanılan medyanın etkisiyle bir dizi söylem geliştirilmiş. Kosova tekrar Sırbistan’a bağlanmış, 90’lı yılların savaşlarına zemin hazırlanmıştır (Bacevic, 2013, s. 65).
Kosova Arnavutlarının dil ve eğitim alanında yaşadıkları baskı güçlü bir geleneğe sahip dergâh ve tarikatları sürece dâhil etmiştir. Kral Yugoslavya’sında Türkçe eğitim veren tekke ve mektepler yer altı eğitim merkezlerine dönüşerek Arnavut milliyetçiliğine destek verdiler. Diğer yandan Duizing Kosova’daki tarikatların ve Bosnalı Müslümanların İslam anlayışlarının 1970 ve 1980’lerde Arnavut ve Boşnak kimliğinin etnik anlamda bir ayrışmayı tetiklediğini de belirtir. 1990’larda yaşanan sivil direniş ve sıcak çatışmalarda İslam, Ortodoks Sırplar karşısında Arnavut kimliğini güçlendirmiş olsa da siyasi elit tarafından İslam’a mesafeli yaklaşılmış, dinî semboller ve fikirler kullanılmaktan çekinilmiştir. Arnavut milliyetçiliğinin laik karakterine vurgu yapılarak İslam’ın siyasallaşmasına şiddetle karşı çıkılmıştır. 1989’da Kosova Cumhurbaşkanı İbrahim Rugova, İslam’ın Arnavut ulusal kimliğindeki yerini önemsemeyip Hristiyanlığı ve Avrupa kimliğini öne çıkartmıştır. Bu anlamda siyasi elit Katolik, Ortodoks ve Müslümanları bir araya getirecek Sırplara karşı koyacak etnisite ve dil merkezli bir ulusal kimliği öncelemiştir (Merdjanova, 2013:43-44).
Kuzey Makedonya’da yaşayan Arnavutlar ise bölgedeki tüm Arnavutlar içinde dinî kimliği en güçlü olan nüfustur. Makedon Ortodoks çoğunluğuna karşı etnik ve dinî kimlik iç içe geçmiştir. Kuzey Makedonya’daki Müslüman nüfus etnik bölünmelerden ziyade ideolojik veya İslam’ın çağdaş sorunlara yönelik yaklaşımının nasıl olması gerektiğiyle ilgili bölünmüştür. Reformistler ve gelenekçilere, Kral Yugoslavya’sının dinî eliti eklenmesiyle birbirinden farklı ekoller oluşmuştur. Rejim Kral Aleksandar Medresesiyle toplumda meşruiyet zemini ararken, Meddah Medresesi geleneksel ekolü temsil ederek resmi ideolojinin bu girişimine karşılık vermiştir. 1930’ların ikinci yarısında ise birbirinden farklı bu ekolün dışında reformistler İsa Bey Medreses’ni yeniden aktif hale getirerek İslam’ı modern dünya ile irtibatlandıracak bir müfredatın peşinden gittiler (Aruci, 2008). Sosyalist Yugoslavya 1945-1946 yılları arasındaki özgürlükçü havayı çok kısa sürede yargılamalar ile yasakçı bir düzleme getirdi. Kuzey Makedonya’da Meddah Medresesinin öncü kadrosu, Türklüğü merkeze alan Yücelciler, Bosna’da Genç Müslümanlar Örgütü düzmece davalarla yargılanmış ağır cezalar verilerek topluma yönelik baskılar artırılmıştır. 1950’li yılların ikinci yarısına dek 170.000 üzerinde Müslüman göçe zorlanarak demografik yapı Ortodoks Makedonların lehine şekillendirildi (Dimova, 2007, s. 3). 1974 Anayasası ile Kosova’da yükselen Arnavut milliyetçiliğinin Kuzey Makedonya’ya yayılacağından endişe duyan rejim, Arnavutların etnik bilincini zayıflatarak dinî kimliği öne çıkartacak araçları kullandılar. 1980’lerin ortalarında Arnavut dili eğitimden yasaklansın kampanyalarında İsa Bey Medresesi tekrar açılmıştır. Diğer yandan rejim Makedon ulusal bilincini desteleyip Müslümanlar arasında etnik ayrımları da güçlendirmeye çalışarak Torbeşleri (Makedon Müslümanları) destekleyen girişimlerde bulundu. Yugoslavya’nın parçalanması ile birlikte Arnavutların anayasal statüsü milliyetten azınlığa dönüştürülerek 2001 yıllında patlak verecek silahlı iç çatışmaların zeminini üretmiştir (Merdjanova, 2013:46). Demokratikleşme süreciyle birlikte siyasallaşan Arnavut eliti İslam ile ilişkisini mesafeli olarak geliştirmiştir. Siyasal düzlemde yapılan mücadele etnik gerekçeler, kamuda istihdam, Arnavutça’nın resmi dil ilan edilmesi, Arnavutça eğitim veren üniversite gibi taleplerle şekillenmiştir. Kamusal alana dair yapılan tartışmalarda dinî söylem kullanılmamış seküler bir çerçeve güçlü bir şekilde yer almıştır.
Ulus, Ümmet ve Parçalanma: Ulus Altı/Ötesi Kimliklerin Kıskacında Balkan Müslümanları
1970’lerden itibaren Yugoslavya’da ortaya çıkan ulusal sorunlar, birleştirici Tito liderliğinin ve nihayetinde Soğuk Savaş’ın sona ermesinin etkisiyle Yugoslavyacılık ve komünizm Balkan coğrafyasında geride kalmıştır. Demokratikleşmeyi ve serbest piyasayı merkeze alan tüm eski sosyalist ülkeler, devletin ve toplumun yeniden inşasını içeren geçiş süreci ile karşı karşıya kalmışlardır. Komünizm sonrası dinî yasakların kalkmasıyla dinî kimliklerin yasal meşruiyet kazanması ve kamusal alanda görünürlüğün artması ulus ve dinî kimliği yeniden iç içe geçmesini doğurmuştur. Bu çerçevede dinî kimliğin tanınması, siyasallaşması, temsil edilmesi, örgütlenmesi geçiş döneminin öne çıkan konularıydı. Aynı şekilde demokratikleşme ile gelen yeni küreselleşme dalgası “ümmet”, Avrupalı Müslümanlar, Balkan İslamı gibi ulus ötesi kimlik tasavvurlarının bölgede tartışılmasına zemin hazırladığı gibi İslam ve modernite, din ve devlet, azınlık olarak yaşama ve azınlık hukuku, Hristiyanlarla yaşama hukuku gibi bir dizi tartışmayı da ortaya çıkardı.
Soğuk Savaş döneminin sona ermesine değin uluslaşan ve sekülerleşen Balkan Müslüman kimliği, devletlerin demokratikleşme süreciyle beraber kurumsal örgütlenmeyi, belli ölçüde siyasallaşmayı ve İslam dünyası ile ilişkileri geliştirmeyi öncelemiştir. Fakat bu süreci şekillendiren ve önüne geçen radikalleşme, siyasal anlamda İslam dünyası ile mesafe, kimliğin daha da kristalleşmesi gibi olumsuz sonuçlar üreten 90’lı yıllar boyunca yaşanan savaşlar olmuştur. Sırp milliyetçiliği, Sırpların coğrafya, din ve mezhep olarak bölünmesinin “suçunu” Osmanlı’ya, Türklere, Boşnaklara ve Arnavutlara yükleyerek “ötekiyi düşmanlaştırma ve yok etme” siyaseti gütmüştür. Sırpları ana vatanlarıyla buluşturma, birleştirme ve Büyük Sırbistan’ı inşa etme rüyası 1991-1995 Bosna, 1998-1999 Kosova ve dolaylı olarak 2001 Makedonya iç savaşını ortaya çıkartmıştır. Krallık, Sosyalist Yugoslavya’da baskı, dönüştürme, bölme, göç gibi modern iktidarın tüm araçlarının kullanımından sonra milliyetçi üçüncü Yugoslavya döneminde Boşnak ve Arnavut kimliğini ortadan kaldırmaya yönelik silahlı mücadele gelişti.
Demokratikleşme ile beraber uluslaşan Müslüman kimlikleri yeniden dinî kimliklerin önemli bir parçasına dönüşürken savaşlar bu süreci de daha da hızlandırdı. Sırplar ve Hırvatlar “Hristiyanlığın Avrupa’daki surlarıyız” söylemini kullanırken Boşnaklar “İslam ümmetinin ileri karakoluyuz” karşıt söylemi üretmişlerdir (Merdjanova, 2013, s. 58). Arnavutlar Kosova Savaşı’nda dinî söylemden her ne kadar kaçınmak isteseler de savaşın meşruiyeti, fon elde etme, askerî teçhizat yardımı gibi durumlarda dinin araçsallaştırıldığını belirtmek mümkündür. Savaş ve demokratikleşme bölgenin kristalleşen ve birlik üretemeyen İslam dünyası ile çarpık bir ilişki geliştirmesine neden olmuştur. İslam Dünyası’nın birçok farklı ulus devleti “Balkan Müslümanlarına” yardım amacıyla ulus ötesi hareket ve örgütleri, cemaatleri, İslamî ekolleri ve anlayışları bölgeye getirerek Balkanlarda uluslaşan Müslüman kimliğini daha da kristalleşerek küçük cemaatlere bölünmesine neden olmuştur. Balkanlardaki Müslümanlar etnisite, coğrafya, dil, ideoloji, mezhep bölünmüşlüğüne ek olarak İslam Dünyası’nın sorunlarından kaynaklı bölünmeleri de bünyesine katmıştır. Resmi iktidarlarla mücadele yöntemleri, Selefilik, İslam’ın yenilenme tartışmaları, Türk-Arap-Avrupa İslamı, radikalleşme gibi birçok yeni etken hızlıca Müslüman kimliğin parçası haline ve birbirini ötekileştiren dile dönüşmeye başlamıştır. Özellikle Selefilik ve savaşlar sonucunda oluşan yabancı savaşçılar ve radikalleşme sorunu yoksulluk, yönetim ve demokrasi açığı, azınlık olarak yaşayan Balkan Müslümanları açısından kayda değer sorunlar oluşturarak istikrarsızlaştırıcı unsur olmuştur. Şiddetle mesafeyi tesis etmek isteyen Bosna Müslümanlarının entelektüelleri ve liderleri “çeşitlilik içinde birlik”, “çok kültürlülük”, “çoğulculuk” gibi söylemlerle Bosna’nın medeniyetler arası bir köprü olduğunun altını çizmeye çalışmışlardır. Yabancı savaşçılar Bosna savaşının ilk dönemlerinde büyük destekçi ve dost görünürken zamanla meydan okuyan ve tehlike oluşturan gruba dönüşmüştür. Aliya İzzetbegoviç 2002 yılında verdiği bir röportajda yabancı savaşçıların Boşnaklara genel olarak yarardan daha çok zarar verdiğini (Alibasic, 2003, s. 12) ifade etmiştir. Mustafa Cerić ise Boşnakların birincisinden daha büyük bir cihat ile karşı karşıya kaldığını ifade etmiştir. Ona göre entelektüel ve eğitim cihadı İslam’ın ve Boşnakların en çok ihtiyaç duyduğu cihat olduğunu ifade ederek radikalleşmenin önüne set çekmeye çalışmışlardır (Cerić, 2005).
Arnavut kimliğinin sekülerleşmesi ve öncü siyasal elitin dine mesafesi Kosova Savaşı boyunca dinî söylemi dengede tuttuğu şekilde Bosna’daki gibi yabancı savaşçılar üzerinden radikalleşme sınırlandırılmaya çalışıldı. Kosova’nın Müslüman bir devlet olduğuna dair söylemden çekinmeleri, İslam’ı kamusal alandan da uzaklaştırmış (din eğitimi ve başörtü sorunları) İslam Dünyası’yla da yakın ilişkiyi engellemiştir. Özellikle 11 Eylül saldırıları sonrası Arnavutlar ABD’nin yanında durarak din, cihat, radikalleşme gibi konulardan uzak durmaya çalıştılar. Radikalliği üreten selefilik/vahhabilik Kuzey Makedonya Arnavutları tarafından diğer bölgelere göre daha çok ilgi gördü. 90’lı yılların savaş atmosferinde ortaya çıkan cihat söylemi 2011 Suriye Savaşı’nda tekrar gündeme geldiğini ve selefi/vehhabi ağın etki alanındaki yerel veya ulus ötesi cemaatler birçok Boşnak ve Arnavut Müslüman genci Suriye’deki savaşa dâhil ettiğini belirtmek mümkündür (Shtuni, 2019, s. 18). Fakat yine de yoğun savaşlar, güvenlik tehditleri, yeniden kurulan devletler ve tanımlanan kimliklere rağmen Balkan Müslümanlarını geleneksel değerlerine ve inançlarına, öteki ile yaşama kültürlerine sahip çıkarak radikalleşmeye içsel bir savunma geliştirmişlerdir.
90 sonrası İslam Dünyası ile ilişkiler kuşkusuz ulus ötesi ve Müslümanların kardeşliğini ortaya koyan “ümmet” düşüncesi üzerinden de gelişmiştir. Ümmet düşüncesinin birçok söylemi, aktörü, fonu, ideolojik ve siyasal farklılaşması olması Balkan Müslümanlarına olan etkisini de çeşitlendirmiştir. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle İslam dünyası’yla hac, eğitim, kültür, bilim, yardımlaşma alanlarında daha yoğun bir ilişkiye geçilmiştir. Pek çok Balkan Müslümanı eğitimlerini Mısır, Türkiye, Suudi Arabistan, Malezya gibi İslam ülkelerinde almaya başlamış, bölgeden hacca gidenlerin sayısı da ciddi şekilde artmıştır (Merdjanova, 2013, s. 52). Söylem olarak her ne kadar güçlü bir ümmet fikri oluşmaya başlamışsa da bir yandan Müslüman devletlerin hükümetlerinin pragmatik/ulusal çıkarlar ile yardımlaşma arasında kalması diğer yandan Müslüman devletleri arasında ortaya çıkan yıkıcı rekabet üst kimlik olarak ümmet düşüncesinin eyleme dönüşmesini imkansız kılmaktaydı. Siyasal bir bilinç olarak ümmet fikri ise 90’lı yıllardaki savaşlarda Balkan Müslümanları özellikle Arnavutlar açısından hayal kırıklığı oluşturmuştur. Kosova Savaşı sonucunda NATO’nun Sırbistan’ı bombalaması Müslüman ülkelerde ulusal egemenlik ve toprak bütünlüğü çerçevesinde okunmuştur; Irak ve Libya müdahaleyi saldırı olarak değerlendirirken İslam Konferans Örgütü, Suriye ve Lübnan tepki vermemiş, Türkiye’den ise hem olumlu hem de olumsuz demeçler gelmiştir (Schwarts, 2002: 45-46). Ümmet fikri Müslümanların uluslaşan devlet ve kimliğiyle sürekli bir gerilim yaşamasına, çoğu zaman da ulus kimliğe meydan okumaktan çok onu pekiştirmeye hizmet etmiştir. Bu konuda Müslüman dünyanın birlikten uzak duruşu Kosova Arnavutları özelinde İslam Dünyası ile siyasal ilişkilerini bugünümüze kadar mesafeli gelişmesine neden olmuştur. Karşılıklı mesafe 2020 yılında Sırbistan ve Kosova ilişkilerinin normalleşmesi adı altında Kosova’nın Kudüs’e büyükelçilik açması önemli bir sorun olarak siyasiler ve kamuoyu tarafından görülmemiştir.
Balkan Müslümanlarının arasında da ümmet fikrinin söylemde kaldığı rahatlıkla ortaya koyulabilir. Boşnak ve Arnavutlar arasında dil, gelenek, resmi ideoloji, modernite ile ilişkiler anlamında birliktelikten daha çok mesafe oluşmuştur. Özellikle dil ve coğrafyanın getirdiği sınırlar uluslaşan iki Müslüman grubun etkileşim ve hareketliğini büyük ölçüde sınırlandırmıştır. Boşnakların Sosyalist Yugoslavya dönemi boyunca Yugoslavya İslam Birliği’ndeki ağırlıkları olası bir kurumsal birliktelikte eski dönemi canlandıracağı ve hâkimiyet kuracağı endişesi ile Arnavutlar tarafından şüphe ile karşılanıyordu. Diğer taraftan Arnavutlar arası bir birlikteliğin kurulması bile çok zor görünüyordu. Kosova, Kuzey Makedonya ve Arnavutluk; Arnavutlar arasında kurulan Müslüman İşbirliği Konseyi ortak etnisite ve geleneğe rağmen farklı sorun alanlarıyla yüz yüze kaldıklarından birliktelik kurmaları mümkün olamıyordu. Dinî kurumların fon sıkıntısı, alt yapı sorunları, camilerin onarımları, maaş sıkıntıları gibi temel sorunlar İslam, düşüncenin yenilenmesi, seküler toplumda var olabilme, bölgesel-ulus ötesi ilişkilerin kurumsallaşması, yasal mevzuat, devlet, demokrasi gibi ortak konularda görüşme yapmaları ve kurumsallık üretmelerini imkânsızlaştırıyordu (Merdjanova, 2013, s. 59).
Balkanlarda demokratikleşme süreci Boşnak ve Arnavut Müslümanları açısından İslam’ın siyasallaşmasını veya siyasal partileşme sürecini büyük oranda etkilememiştir. 90’ların başında Aliya İzzetbegoviç’in güvenlik tehdidinin en üst seviyelere çıktığı bir dönemde kurulan SDA, İslam ve Boşnak kimliğini güçlendirerek modernite ile İslam, haklar, din ve devlet ilişkileri bağlamında öneriler sunabilmiştir; fakat Bosna devletinin içyapısı, dondurulan iç sorunları, ekonomisi, alt yapısı gibi devlet inşa süreci temel sorunsal olarak Bosna toplumunda devam etmiştir. Arnavutlarda ise üç ülkede de siyaset ve din konusu son derece dikkatli devam etmiş ve İslamî söylemlerde herhangi bir siyaset geliştirilmemeye özen gösterilmiştir. Kuzey Makedonya’da 2016 sonrası Besa Hareketi (ki iki yıl sonra bölünme yaşayacak Alternativa ve Besa partilerine ayrılacaktır) bu anlamda muhafazakâr İslamî kimliğini de sahiplenen ilk siyasallaşma örneğini üretecektir. Kuzey Makedonya’da bile seçim sonuçlarının bu anlamda Arnavut etnik kimliğinin dinî kimliğin önünde güçlü pozisyona sahip olduğunu göstermektedir. Bu çerçevede ikiye bölünen partinin Arnavut kimliğine, geleneğine olan vurguları her geçen gün artmıştır.
Demokratikleşme, savaşlar, yabancı savaşçılar tartışmalarını Balkanların Avrupalılaşma süreci takip etmiştir. Müslümanların yaşadığı birçok ülke Avrupa Birliği ile üyelik perspektifi bağlamında ortaklıklar kurarak devlet, toplum ve kültürlerini Avrupa’ya uyumlaştırmaya çalıştılar. Avrupalılaşma süreci Balkan Müslümanları açısından Sırplar ile yani “öteki ile barış için müzakere” sürecini de barındırmıştır. Diğer yandan 11 Eylül saldırıları ile birlikte Balkan Müslümanları İslam Dünyası ile ilişkilerinde dikkatli davranarak Batı ile yakın ilişkiyi önemsediler. Bu doğrultuda 2000’li yıllar Balkan Müslümanlarının hak ve özgürlükler, dinî kurumların kurumsallaşması, modernite ve İslam ilişkisi, İslam’ın yenilenmesi, laik devlet ve dindar toplum gibi konuların etrafında tartışmaları barındırmıştır. Aynı şekilde İslam Dünyası’nın model ülkesi olarak Türkiye’nin etkisini bölgede artırdığı, Avrupa İslamı ve Balkan İslamı perspektifleriyle Balkan Müslümanlarının kimliklerinin yeniden inşa etmeye çalıştıkları dönemdir.
Kuşkusuz 11 Eylül saldırıları, Afganistan ve Irak Savaşları’nın sonucunda medeniyetler çatışması, İslam ve terör ilişkisinin yüksek sesle dünya kamuoyunda yer bulması tüm dünyadaki Müslümanları etkilediği gibi Balkan Müslümanlarını da şekillendirmiştir. Bu süreçte özellikle Suud ve İran devletinin Bosna ve Kosova Savaşları sonucunda bölgede geliştirdiği ilişkiler ve nüfusun kırılması adına İslam ve demokrasiyi içselleştirmiş eğitim, kültür, alt yapı alanlarına yatırım yapan bir Türkiye öne çıkmıştır. Avrupa Birliği ile müzakerelere başlayan modern laik fakat Müslüman bir Türkiye bölgeye coğrafi yakınlığını, tarihi bağlantılarını, Balkan Müslümanları ile dinî ve kültürel ilişkilerini kullanarak birçok kurumu ve cemaatiyle bölgeye yerleşerek İslam Dünyası’nın en parlak ülkesi imajını yaratmıştır. İslamî değerleri değiştirmeden Batılı değerleri kurumsal altyapısına ve kültürüne uyumlaştırmaya çalışan Türkiye modernleşmesi Balkan Müslümanları için de dikkat çekici bir modeldi.
Bu doğrultuda Türkiye Balkanlardaki mevcut yönetimlerin kurumsal yapılarını dikkate alan, yerel İslam’ı kurumlara ve cemaatlerin uygulamalarını göz ardı etmeyen, Osmanlı-İslam mirasının eserlerini ihya ederek yeniden keşfedilmesini sağlayan politikalar geliştirmiştir. Çok kültürlülük, mevcut devlet yönetimlerinde yer alma ve adapte olma, demokratik süreçleri özümseme ve talep etme gibi Avrupa değerleriyle örtüşen Türkiye politikası AB ve ABD tarafından da desteklenmiştir. Türkiye ve Türkiye merkezli İslam perspektifi Balkan Müslümanları için, 90’ların sonunda savaşlar ve radikalleşme eğilimleri sonucunda ortaya çıkan tehlikenin panzehiri olarak görülmüştür. Arnavut ve Boşnak öğrencilerin eğitim alanında tercih edecekleri ülkelerin başında gelmeye başaran Türkiye eğitim ve kültürel etkinliklerde büyük bir etkiye sahip olmuştur. Obama döneminin Türkiye dış politikasına etkisiyle de 2009-2012 döneminde Balkanlarda kemikleşen Sırp-Arnavut, Sırp-Boşnak sorunlarında aktif bir rol oynayarak siyasal etkisini de güçlendirmiştir (Demirtaş, 2017, ss. 137-138).
Özellikle Suriye Savaşı ve Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ile mücadele ile başlayan süreç Türkiye’nin AB ve ABD ile ilişkilerini zayıflamasına ve model ülke olarak görülme durumunun sona ermesine neden olmuştur. Balkan coğrafyası küresel kamuoyunda Türkiye’de demokrasinin gerilediği ve otoriterlik iddialarından etkilenerek Türkiye ile ilişkilerindeki pozitif ivmeyi zayıflamıştır (Vračić, 2016, s. 31). Küresel dünyanın radikal ve ılımlı İslam yapılanmaları olarak değerlendirilen hareket, örgütler, cemaatlerin sosyalist dönemin sona ermesiyle beraber Balkanlarda Boşnak ve Arnavut nüfusunun yoğun yaşadığı devletlerde rahatlıkla yerel Müslüman nüfusa nüfuz etmeleri kayda değerdir. Örnek olarak 2000 sonrası radikalleşmeye karşın ılımlı İslam projesi olarak lanse edilen (2013 sonrası darbe faaliyetleri ile terör örgütüne dönüşen) FETÖ bölgede uluslararası siyasetin etkisiyle beraber derinlik kazanmıştır.
1990 sonrası geçiş sürecini yaşayan Balkan Müslümanları kimliklerini yeniden tanımlamayı ve din ile ilişkilerini onarmaya çalışsalar da demokratikleşme ve küreselleşme süreçleri İslam dünyası ve küresel siyasetin sorunlarını bölgeye taşıdı. Balkanlar tarih boyunca kültür ve medeniyetlerin geçiş coğrafyası olduğundan birçok farklı kimlik ve tasavvurun meydan okuması ile karşı karşıya kalmış, şekillenmiş çoğu zamanda tanımlanmıştır. Doğu ve Batı kültür ve medeniyet tasavvurlarının sınır boyları, kesişim ve etkileşim alanlarının belki de başında gelmektedir. İki büyük havzadan etkilenen ve etkileşim sağlayan bir coğrafya olarak da kendine has özellikler geliştirebilmiştir.
2000’li yıllar ile birlikte bölgede demokratikleşme, küreselleşme, Avrupalılaşma süreçleri bölgeyi şekillendirirken Balkanlar; dinî ve etnik topluluklar arasında bitmeyen çatışma ve düşmanlıklar olarak Balkanlaşma imajı çerçevesinde de kurgulanmıştır. Bir yandan başarısız devlet ve toplumların örneği, Doğu, Ortodoks dünya ve İslam imajlarıyla da ötekileştirilmeye devam edilmiş, bir yandan da çok etnisiteli, çok dinli ve çok kültürlü toplumların arasında iş birliği, uyum, (1990-2000 dönemi hariç) beraber yaşama pratiklerinin gelişmişliğiyle “küçük bir Avrupa” olarak olumlu bir imajla kurgulanmıştır. 20. yüzyıl uluslaşan ve cemaatleşen Balkan Müslümanları 90 sonrası gelişen bu çerçevede İslam dünyası ile ilişkilerini geliştirirken Arap, Avrupa, Türkiye ve Balkan İslamı perspektifleriyle kimliklerini yeniden tanımlamayı ve konumlandırmayı da tartışmışlardır. Özellikle Bosna Müslümanları İslam’ın yenilenmesi, seküler, modern ve küresel dünya ile Müslümanların ilişkileri, kamusal alan tartışmaları, Müslümanların siyasi, sosyal, ekonomik hakları ve konumları gibi konularda sorunları saptama ve çözümler üretme konusunda düşünce geliştirebilmişlerdir.
Avrupa Birliği’nin refah ve istikrarlı devlet ve toplum üretmesi ve çekim merkezi olması Balkanlardan da göçler sonucu Avrupa’da yaşayan 17 milyon Müslüman nüfusu oluşturdu. Avrupa’da yaşayan Müslümanlar Avrupa İslamı veya Avrupalı Müslümanlar olgusunu üreteceği beklentisi oluşsa da bu gerçekleşememiştir. Avrupa İslamı özellikle Kuzey Afrika, Türkiye ve Hint-Pakistan kültürlerinden kopuk özel bir “Avrupa İslam Kültürü” inşa etmeyi ve İslam’ı etnik uygulama ve inançlardan arınmış bir inanç olarak geliştirmeyi amaçlıyordu. İslam dünyasının birçok yerinden yerleşen etnik, dil, mezhep, ideoloji, İslam’ın modernite ile ilişkisini farklı yorumlayan birçok Müslümanı bir araya getirmek mümkün olmadığı gibi Avrupa’nın ne olduğu tartışmaları, Avrupa kurumsal yapısının yasal mevzuatı, Müslüman azınlıkların entegrasyon modelleri, AB üye ülkeler arasında farklılıklar, sosyal, siyasi yapı ve kültür, aşırı sağ, İslamofobi, yabancı düşmanı gibi hareketler bunun önünde engel teşkil etmiştir. Özellikle 11 Eylül saldırıları, Madrid (2004) ve Londra’nın (2005) bombalanması gibi terör olayları Avrupa’daki Müslümanların tehdit olarak görülmesine neden olmasından Avrupa İslamı ve Müslümanların entegrasyonu ciddi yara almıştır (Merdjanova, 2013, ss. 104-105).
Balkan Müslümanları Avrupa İslamı tartışmalarını yakından takip edip yapılan toplantılara katılmıştır. Balkanların Avrupa’ya coğrafi olarak da yakın olması etkileşimi artırmış; Arnavutlar da, Boşnaklar da “Avrupa’nın yerli Müslümanları” olarak kendilerini tanımlamaya çalışmışlardır. Arnavutluk merkezli Arnavutlar 1918’den itibaren İslam’a yönelik reformist tasavvur geliştirdiler ve Arnavut kimlik ve kültürünü Avrupa ve Batı ile uyumlaştırmaya çalıştılar. Sert modernleşme, laikleşme ve sekülerleşme politikaları Avrupa kimliğiyle örtüşen bir İslam ve Arnavut kimliğini çoğunlukla öncelediler (Clayer, 2014). Bosnalı Müslümanlar ise 20. yüzyıl başlarından itibaren Cemalettin Causevic gibi reformistlerle beraber Avrupa tipi modernleşmeyi ve Müslümanların kıyafetlerine yönelik değişiklikleri esas alan yeni bir kültürel, ekonomik, toplumsal dönüşümü dillendirdiler (Bougarel, 2014). 2000’lerde Balkan Müslümanları için Avrupa’nın öne çıkardığı hukukun üstünlüğü, dinî, kültürel, sosyal ve azınlık hakları, refah, güvenlik, istikrar gibi süreçler son derece önemlidir. Aynı şekilde Avrupa Birliği’nin AİHM, Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu, AGİT gibi kurumlar Müslümanlar için haklarını savunmak adına en güvenilir kurumlar arasında görülmüştür. Mustafa Cerić, Fikret Karcic, Alibasıc, Selim Muça gibi isimler Avrupa ve İslam etrafında bir dizi tartışmaya dâhil oldular.
Balkan Müslümanlarının Avrupa değerleri bağlamında modernleşme perspektifi kuşkusuz İslam’da reform tartışmalarına da kapı araladı. İçtihadın yeniden açılması, ıslah, dinî düşüncenin yeniden yorumlanması Fikret Karcic (2006) gibi Boşnak entelektüelleri tarafından sıklıkla dile getirilmiştir. Avrupa’nın öncelikle dârülharp kategorisinden çıkarılması için yeni tanımlamalar geliştirilmiştir: dârülahd (sözleşmeye dayalı barış ülkesi) ve dârülsahahada (tanıklık ülkesi). Modern dünya ile uyum sağlayan bir İslam için reformist kanat daha fazla öne çıkmıştır (Allievi, 2003, s. 24). Kuzey Makedonya’daki ulemâ ise bu reformist/yenilikçi kanada karşı koyan bir dinî pratik ve söylem üretmiştir. Din ve devlet ilişkileri konularında da Balkan Müslümanları kendine has bir çizgi geliştirmişlerdir. Müslüman öncüler laik devletin ve seküler yasaların kabul edilmesi gerektiğini fakat dinin özel alana hapsedilmemesini talep eden “İslam laikliğini” savunmuşlardır. Karcic’e göre devlet tarafsız fakat dine saygılı olmalıdır, devlet dinden yapısal ve işlevsel olarak ayrılmış olsa da dinî kurumlara kamuyu ilgilendiren konularda söz hakkı verilmesi gerektiğini ifade etmiştir (Karcic, 2001, s. 219). Müslüman kimliği yurttaşlık ve vatandaşlık bilinci içerisinde gelişmesi gerektiğinin ortaya koyan Tarık Ramazan (2002, s. 164) gibi Fikret Karcic de Balkanlardaki Müslümanların talebi şeriatın tanınması ve uygulanması değil Avrupa vatandaşlık standartlarına uygun olarak medeni, siyasi hakların ve özgürlüklerin verilmesi olduğunu ortaya koymuştur (Karcic, 2006).
Balkan İslamı ve Avrupa İslamı tartışmalarında Balkan ve Avrupa kimliğinin örtüşen tarafları ısrarla altı çizilmeye çalışılmıştır. Arnavutluk İslam Teşkilatı Birliği Başkanı Selim Muça inşa edilen Arnavut sivil kimliğinin (dinî olmayan) Avrupa kimliğiyle örtüştüğünü ortaya koyarken, Mustafa Cerić Avrupa değerleri ile İslamî değerler arasında var olan bazı karşıtlıklara rağmen Boşnak kimliğinin Avrupa kimliğinden dışlanmasına karşı çıkarak “Eşcinselliği bir yaşam biçimi olarak kabul etmiyorsak bu Avrupa için uygun olmadığımız anlamına mı geliyor? Avrupalı Müslüman olarak sayılmamız için alkol mü içmeliyiz?” demiştir (Merdjanova, 2013, ss. 121-122). Alibasic güçlü uluslaşma politikaları ve sekülerleşmeye rağmen özellikle Bosna’da İslam’ın barışçıl, şiddet içermeyen, açık ve hoşgörülü, ulusal yasalara ve normlara saygılı bir formda geliştiğini ifade ederek iki kimlik arasında var olan örtüşmeyi öne çıkarmaktadır (Alibasic, 2010).
Sonuç
Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkan coğrafyasından çekilişiyle kurulan ulus devletler ve inşa edilen ulus kimliklerde Balkan Müslümanları öteki olarak kurgulandı. Bu ötekilik ulus devletlerin tercih ettikleri ideolojiler ve dış politik tercihler çerçevesinde bazen yok edici düşmanlığı, sistemik baskılar kurmaya yarayan uzak ötekiliği yada işbirliği üreten yakın ötekilik durumlarını üretti. Resmi kimlikler ve ideolojiler örtülü Müslüman karşıtlığını açık Osmanlı/Türk karşıtlığı üzerinden 20. yüzyıl başlarına dek güçlü bir şekilde geliştirmişlerdir. Demokratikleşme, Avrupalılaşma ve Türkiye ile yakın ilişkiler bu düşmanlık üreten karşıtlığı önemli ölçülerde zayıflatmıştır.
Diğer yandan Balkan Müslümanlarından Arnavutluk Arnavutları gibi azınlık durumuna düşmeyen ve homojen nüfusa sahip olanlar kimliklerini dil ve etnisite üzerinden yeniden tanımlayarak sekülerliği merkeze almış bu yolla Müslüman kimliğin uluslaşmasını ve parçalanmasını meydana getirmişlerdir. Balkanlardaki Müslümanların Arnavut/Boşnak/Türk kimlikleri üzerinden uluslaşma süreci kristallleşmeyi getirdiği gibi kurumsallaşma, ulusal diller, ekonomik farklılıklar, azınlıklar, modernleşme süreçleri, İslam dünyası ile ilişkiler bu parçalanmayı daha da derinleştirmiştir.
Tito’nun ölümü, Soğuk Savaş döneminin sona ermesi, devlet ve toplumsal yapıların yeniden inşası ve kurumsallaşmasının tartışıldığı süreçte uluslaşmış Balkan Müslümanların iki önemli grubu Boşnaklar ve Arnavutlar soykırıma varan savaşlarla karşı karşıya kalmışlardır. Kosova ve Bosna savaşları aşırı bir milliyetçi kimlik, devlet ve toplum tasavvuruna sahip olan Sırpların iktidar aygıtını ele geçirmesiyle beraber ortaya çıkmış ve bölge kaderini kökten değiştirmiştir. Balkan Müslümanları bu savaşları İslam ve Batı dünyası ile geliştirdiği ilişkilerin katkısıyla ancak ciddi yaralar aldıktan sonra atlatabilmiştir. Demokratikleşme ve Avrupalılaşma süreçleri toplumsal barış, devlet inşası, demokratik hak ve hürriyetler üzerinden Arnavutları, Boşnakları, Türkleri ve genelde Balkan Müslümanlarını sistematik dışlanmadan sistem ile bütünleşme süreçlerine neden olmuştur.
Demokratikleşme ve Avrupalılaşma uluslaşan Balkan Müslümanlarının kendi kimliklerini yeniden tanımlamasına zemin hazırlamıştır. Dinî kimlikliğin ulus kimliğin inşasındaki yerinin görece olarak artması, İslam dünyasının fikri, sosyal, siyasi ilişkilerinin artması İslamı Balkanlarda daha fazla görünür kılmıştır. İslam dünyasının kadim ve cari sorunlarının bölgeye aktarılması, Avrupa İslamı veya Müslümanlarının kurumsal sınırları Balkan İslamı perspektifini öne çıkartmıştır. Beraber yaşama, laik devlette Müslüman kalma ve kurumsallaşma, demokrasi-modernite-İslam ilişkileri, İslam’ın ve fıkhının yeniden yorumlanması gibi birçok farklı yorumlama ve yaşama biçimi Balkan Müslümanlarının farklılaşmasını ortaya çıkarmıştır.
Kaynakça
Alibašic A. (2003). Traditional and Reformist İslam in Bosnia and Herzegovina C-sis Working Paper No: 2, University of Cambridge Centre of International Studies.
Alibašić A. (2010). The Profile of Bosnian İslam and How West European Muslims Could Benefit from It,” İslam in Southeast Forum, June 29, 2010, Erişim:03.01.2021 http://iseef.net/index.php?option=com_content&task=view&id=116&Itemid=92
Aruci M. (2008). The Muslim Minority in Macedonia and Its Educational Institutions during Inter-War Period, In Nathalie Clayer-Eric German (Ed.), İslam in Inter-War Europe, London Hurst&Company.
Babuna A. (2004). The Bosnian Muslims and Albanians: İslam and Nationalism, Nationalities Papers, Vol. 32, No. 2, 287-321.
Bacevic J. (2013). From Class to Identity, Central European University Press.
Bieber F. (2000). Muslim identity in the Balkans before the Establishment of Nation States, Nationalities Papers: The Journal of Nationalism and Ethnicity, 28:1, pp. 13-28.
Clayer N. (2014). Transnational Connections and the Building of an Albanian and European İslam in Interwar Albania. In Nordbruch G., Ryad U. (Eds) Transnational İslam in Interwar Europe The Modern Muslim World. New York: Palgrave Macmillan.
Clayer N.& Germain E. (Ed.) (2008). Towards the Building of a ‘European İslam’. In İslam in Interwar Europe, London Hurst&Company, pp. 119–127.
Demirtaş B. (2017). Reconsidering Turkey’s Balkan Ties: Opportunities and Limitations, In P. Gözen Ercan (Ed.). Turkish Foreign Policy: International Relations, Legality and Global Reach, New York: Palgrave Macmillan.
Dimova R. (2007). From Past Necessity to Contemporary Friction: Migration, Class and Ethnicity in Macedonia, Working Paper no. 4, Max Planck Institute for Social Anthropology, Halle/Salle.
Hastings A. (1997). The Construction of Nationhood: Ethnicity, Religion and Nationalism, Cambridge: Cambridge University Press.
Larise D. (2015). The İslamic Community in Bosnia and Herzegovina and Nation Building by Muslims/Bosniaks in the Western Balkans, Nationalities Papers: The Journal of Nationalism and Ethnicity, 43:2, pp. 195-212.
Mentzel P. (2000). Conclusion: Millets, States, and National Identities, Nationalities Papers: The Journal of Nationalism and Ethnicity, 28 (1), pp. 199-204.
Merdjanova I. (2000). In Search of Identity: Nationalism and Religion in Eastern Europe”, Religion, State and Society, 28 (3), pp. 233-262.
Merdjanova I. (2013). Rediscovering the Umma: Muslims in the Balkans between Nationalism and Transnationalism, Oxford: Oxford University Press.
Karčić F. (2006). Šta je to ‘İslamska Tradicija Bošnjaka?, Preporod 23 (841).
Karčić F. (2001). Applying the Shari’ah in Modern Societies: Main Developments and Issues, İslamic Studies 40, (2), pp. 207-226.
Poulton H. (2000). The Muslim Experience in the Balkan States, 1919-1991, Nationalities Papers: The Journal of Nationalism and Ethnicity, 28:1, pp. 45-66.
Schwartz S. (2002). The Arab Betrayal of Balkan İslam, Middle East Quarterly, 9 (2), pp. 43-52.
Shtuni A. (2019). Western Balkans Foreign Fighters and Homegrown Jihadis: Trends and Implications, CTS Sentinel.
Smith, A. (2010). Milli Kimlik, Bahadır S. Ş. (Çev.) İstanbul: İletişim Yayınları.
Srđan B. (2007). Muslims in the Balkans: Problems of (re)institutionalization and Transformation of Identity, In Dragoljub Đorđević, Dragan Todorović, Ljubiša Mitrović (Ed.), İslam at the Balkans in the Past, Today and in the Future, Jugoslav Society for the Scientific Study of Religion.
Stefano A. (2003). İslam in the Public Space: Social Networks, Media and Neo-Communities, In Stefano Allievi, Jørgen S. Nielsen (Ed.) Muslim Networks and Transnational Communities in and Across Europe, Briil Leiden Boston, 2003.
Ramadan T. (2002). İslam and Muslims in Europe: A Silent Revolution toward Rediscovery, In Yvonne Haddad (Ed.), Muslims in the West: From Sojourners to Citizens, Oxford: Oxford University Press.
Todorova M. (2020). Balkanları Tahayyül Etmek, İstanbul: İletişim Yayınları.
Vjekoslav, P. (2005). The Sanctification of Enmity: Churches and the Construction of founding Myth of Serbia and Croatia, In Pal Kosto (Ed.), Myths and Boundaries in Southeastern Europe, London: C.Hrust&Co.
Vračić A. (2016). Turkey’s Role in the Western Balkans, SWP Research Paper, Stiftung Wissenschaft und Politik German Institute for International and Security Affairs.
Xavier B. (2008). Farewell to the Ottoman Legacy? İslamic Reformism and Revivalism in Inter-War Bosnia-Herzegovina, In Nathalie Clayer-Eric German (Ed.), İslam in Inter-War Europe, London Hurst&Company.